Yalıköy İshakağa Sokağı’ndaki ahşap konaktan yayılan hikâyeler, sabah çayının taze kokusuyla karışır gibi… Evin önündeki tabela “Orhan Veli Kanık 13 Nisan 1914 günü saat 07.00’de bu evde doğdu” diye bağırıyor; ama konağın gerçek melodisi yılların yıpranmış ahşaplarında saklı.
Konak yaklaşık bir yıldır satışta ve bu durum TBMM’ye kadar taşındı. Milletvekili Seda Kaya Ösen soru önergesi verdi; Kültür Bakanlığı ise taşınmazın özel mülkiyette olduğunu ve 2863 sayılı kanun gereği satışta bakanlıktan izin gerekmediğini belirtti. Yani tabela, anı ve hukuk arasında bir köprü kuruyor ama satışı engellemiyor.
Satın Alma Hikâyesi ve Aile Anıları
Makine mühendisi Osman Özer, konağın 1939’da ailenin eline nasıl geçtiğini anlattı: “Babam, Orhan Veli’nin annesinden konağı 5 bin liraya almış; biz beş kardeştik ve ben en küçüğüm. Doğduğum ev burası.” Anılar, denizden gelen rüzgâr kadar canlı; yalının, bahçenin, evin geçmişi caddenin taşlarına sinmiş.

“Emekli maaşıyla bakımını yaptırmak imkânsız” diye vurgulayan Özer, konaktaki bakım yükünün ağırlaştığını ve artık tek başına sürdürülemeyeceğini söyledi. Yapı ikinci derece korunması gerekli kültür varlığı statüsünde olsa da onarım masrafları ve emek gereksinimi aileyi satış kararı almaya zorlamış.

Evde Yaşamak: Gurur, Havalı Anlar ve Tiyatro
Özer, gençliğinde burada oturmanın kendisi için “çok havalı” olduğunu anlatıyor. Bir profesörün “Beyaz evde mi?” diye sorması gibi küçük anekdotlar, evin sosyal ağırlığını gösteriyor. Hatta Orhan Veli’nin tiyatro sevgisinin burada, bahçede kurulan sahnelerde başladığı, komik oyunların komşular tarafından keyifle izlendiği bile anlatılıyor.

Evde Orhan Veli’ye ait somut çok eşya bulunmasa da; merdivenler, kapılar, ahşap tavanlar ve odaların atmosferi neredeyse şairin tınısını fısıldıyor. Sokaktan geçenler durup çay içip fotoğraf çekmeye bayılıyor.

Sanat ve Kültüre Dönüşme Umudu
Özer, konağın girişini küçük bir atölyeye çevirmiş; teknik resim bilgisi ve Halk Eğitim Merkezleri’ndeki kurslarla yağlı boya tablolar yapıyor. Binalarda kara kalem portrelerin, yağlıboya işlerin olması, mekânın yaratıcı ruhunu güçlendiriyor.

“Keşke müzeye dönüştürülsün” diyen Özer’in en büyük dileği; konak özel mülk olarak el değiştirirse içeri giremeyecek olması. Oysa müze olursa anılarını tazelemek, ziyaret etmek istermiş. Örnek olarak Mehmet Âkif Ersoy’un Beykoz’taki evinin bir bağış sonrası kültür merkezine dönüşmesi gösteriliyor — benzer bir çözüm umut verici.

Son söz olarak: Bu konak sadece tahtaların birleşiminden ibaret değil; içinde yaşayanların, komşuların, tiyatro gecelerinin ve Orhan Veli anılarının bir araya geldiği sıcak bir hafıza. Satış haberi, bir semtin hafızasında yeni sayfalar açarken, kim bilir belki de bir gün kapıları halka açılmış bir müze olarak yeniden doğar.

